- Umut Milas
- Ekim 15, 2026
Yükleniyor...
Günümüzde de sıklıkla artan büyük şehirlerden sıkılmak, metropollerden kaçmak, küçük şehirlere ve köylere taşınmak aslında tüm bu yaşanan mental zorlukların bir sonucu. Belli ki ruhen iyi hissetmenin çözümünü küçük şehirlerde bulacağını düşünen pek çok şehirli insan var. Peki, neden insanların kendi elleriyle kurduğu, eğitim ve iş için büyük umutlarla geldiği bu şehirler sinir bozucu, yaşanmaz, yıpratıcı hallere gelebiliyor?
Bazen yaşadığımız ülke, ekonomik koşullar, yaşam şartları bizi fazlasıyla olumsuz etkileyebiliyor. Bu sayımızın yazısında da özellikle yaşadığımız şehirlerin bize yaşattığı “çileden” bahsedeceğim. Günümüzde de sıklıkla artan büyük şehirlerden sıkılmak, metropollerden kaçmak, küçük şehirlere ve köylere taşınmak aslında tüm bu yaşanan mental zorlukların bir sonucu. Belli ki ruhen iyi hissetmenin çözümünü küçük şehirlerde bulacağını düşünen pek çok şehirli insan var. Peki, neden insanların kendi elleriyle kurduğu, eğitim ve iş için büyük umutlarla geldiği bu şehirler sinir bozucu, yaşanmaz, yıpratıcı hallere gelebiliyor?
Bu yazı için çalışmalarından esinleneceğim sosyolog, Georg Simmel. 1858-1918 yılları arasında yaşamış Alman sosyolog, özellikle Alman sosyoloji ekolünün kurucularından görülüyor. Kendisi toplumsal konularda, insanlar arası etkileşimler ve modernizm üzerine pek çok çalışma gerçekleştirmiş. “Metropolis ve Zihinsel Yaşam” isimli makalesinde, kırsal yaşamdaki bireyin psikolojisi ile şehirlinin psikolojisini karşılaştırıyor. Simmel’in “Metropolis ve Zihinsel Yaşam” adlı eseri, onlarca yıl önce yazılmış olmasına rağmen, büyük ölçüde günümüze kadar güncelliğini korumaktadır. Belli başlı yorumlarını derlemeye çalışacağım.
Simmel’e göre şehirli insan psikolojisi elbette yaşadığı metropolden fazlasıyla etkileniyor. Birey, büyük şehirlerde kendisini sürekli dış etkenlere karşı savunma mecburiyetinde hisseder. Bu nedenle, şehirli insanın tutumu ve psikolojisi, kırsal yaşamda yaşayan bir bireyden temel olarak farklıdır. Simmel, kırsal yaşamı, zaman içinde kurulan anlamlı ilişkilerin bir bileşimi olarak nitelendiriyor. Yani aslında küçük şehirlerde ve köylerde kurduğumuz her bir ilişkinin, komşulukların, arkadaşlıkların sandığımızdan çok daha fazla derinliği var. Bu tür ilişkiler metropolde çeşitli nedenlerle (örneğin anonimlik, sayıca çok fazla ticaret olanağı ve satıcı sayısı vb.) kurulamıyor ve sonuç olarak şehirli insanlar ancak ve ancak para yoluyla iletişim içinde olabiliyor.
Metropoldeki insan etkileşimleri, küçük toplulukların duygusal ve kişisel katılımından yoksun olarak kısa ve araçsal hale gelir. Büyük şehirlerde insanlar sosyal etkileşimlerinde rasyonel ve sadece amaçları doğrultusunda iletişime geçmeye mecbur hisseder ve onun hızıyla psikolojik olarak başa çıkabilmek için hayatındaki pek çok uyaranı elemek zorunda kalır.
İnsanlar büyük şehirlerde tabiri caizse zamanın kölesi olarak çalışır. Şehirdeki her şey ölçülebilir, parayla satın alınabilir hale gelir ve neredeyse tüm duygusal ihtiyaçlarımız, maddiyata doğru geçiş yapar. Bu Simmel’in “blasé” dediği şeyi verir – yüzeysellik, grilik, kayıtsızlık ve yabancılaşma.
Simmel ise metropolü, küçük topluluğun bağlayıcı zihniyetinden kurtulduğu, böylece bireye kendini bağımsız olarak tanımlaması için daha fazla alan ve özgürlük veren bir yer olarak tanımlar. Yani büyük şehirlerde yaşayan insanların kendilerini bir topluluğa ait görme, ortak değerler paylaşma yetileri çok daha zayıf kalır.
Simmel, çalışmasının kalanında şunları söylüyor: Metropol yaşam tarzı, başarılara, rasyonelliğe ve bilgi birikimine olan ilgisi ile kültürün gerilemesine katkıda bulunmuştur. Parasal kazanç için çabalarken, insanlar her zamankinden daha fazla tek taraflı veya tek boyutlu hale gelir ve potansiyel olarak hayatlarını zenginleştirebilecek faaliyetleri görmezden gelirler. Bu davranışın bir sonucu olarak, kişiler değil ama kişilikler bakıma muhtaç hale gelir.
Büyük şehirlerde yaşamak, neredeyse bir yüzyıldır gündemimizi meşgul ediyor. Şehirleşirken binalarımız, iş hayatımız, kazandığımız paralar, günlük hayatımız elbette değişiyor ancak aynı zamanda ruhsal olarak nasıl evrildiğimizi ve toplumsal dinamiklerin nasıl değiştiğini de takip etmek oldukça önemli. Doğala, “özümüze” geri dönüşün, yani bir anlamda ters şehirleşmenin, giderek yaygınlaştığı dönemde, sadece tek taraflı bir yaklaşım doğru olmaz. İnsanların neden şehirleşmeye ihtiyaç duyduğu da, belki önümüzdeki sayının yazısıdır.