- Oktay Çayırlı
- Kasım 18, 2025
Yükleniyor...
Sosyal medya dinamik bir ortam. Paylaşım yapıyoruz, “arkadaşlarımızın” paylaştıklarını görüyoruz, beğeniyoruz, yorum yapıyoruz, “emoji bırakıyoruz.” Sosyal medyadaki her bir adımımızın da bir anlam ifade ettiğini düşünüyoruz. Kalpler, beğeniler, üzgün suratlar, kızgın suratlar ile duygu ve düşüncelerimizi aktarmaya çalışıyoruz.
Hepimizin bildiği üzere sosyal medya, son yıllarda hayatımıza farklı pratikler ve alışkanlıklar kattı. Gündeme ve haberlere anında erişim, ülkede ve dünyada olan biten her şeyi öğrenebilme, gazetecilik ve haber toplama pratiklerinin kolaylaşması ile her gün onlarca bilgiye maruz kalıyoruz. Elbette bu bilgilerin hepsi iç açıcı olmuyor. Her ne kadar güzel hikayeler, mutluluk kaynağı haberler görsek de içimizi parçalayan, bizleri kahreden gelişmeleri de anında tüm detaylarıyla öğrenebiliyoruz. Zaman zaman hepimizin aklına şu soru gelmiştir: “Eskiden de bu kadar çok kötü olay oluyor muydu, yoksa artık olanları daha çok ve çabuk mu öğreniyoruz?” Kötü haberlere bu denli maruz kalmanın yanı sıra önemli bir konu daha var: Bu haberlere nasıl tepki veriyoruz?
Sosyal medya dinamik bir ortam. Paylaşım yapıyoruz, “arkadaşlarımızın” paylaştıklarını görüyoruz, beğeniyoruz, yorum yapıyoruz, “emoji bırakıyoruz.” Sosyal medyadaki her bir adımımızın da bir anlam ifade ettiğini düşünüyoruz. Kalpler, beğeniler, üzgün suratlar, kızgın suratlar ile duygu ve düşüncelerimizi aktarmaya çalışıyoruz.
Trafik kazası, doğal afet, hırsızlık, dolandırıcılık, taciz, şiddet, intihar, ölüm… Hiç de kısa olmayan bir liste var. Bunları paylaşan haber kanallarının, gündem hesaplarının ise bolca “reyting” ve “etkileşim” kaygısı var. Kötü bir haber gördüğümüzde “ya benim ya da tanıdıklarımın başıma gelseydi” diye düşünmeye, üzerine kafa yormaya, etrafımızdaki insanlara “bak böyle bir şey olmuş” demeye daha meyilliyiz. Hal böyle olunca sosyal medyada da bu tarz gönderilere yorum yazarak, paylaşarak içimizdeki stresi ve öfkeyi atmaya çalışıyoruz. Aslında bu düşünce tarzı sosyal medyayla hayatımıza girmiş değil. Yapılan araştırmalara göre, kötü olaylara ilgimiz beklenenden çok yüksek oluyor. Çünkü genelde içgüdüsel bundan bir ders çıkarmaya, kendi hayatımızda bunun gerçekleşme olasılığını sıfıra indirgemeye çalışıyoruz. Örneğin arkadaşınızın evine hırsız girdiğini duydunuz. Onun yapmadığı ne vardı, siz bu konularda ne kadar dikkatlisiniz, aynısı sizin başınıza gelir mi bunu anlamaya çalışıyorsunuz. Tabii ki bunun yanı sıra, sosyal medyada kötü bir haber aldığımızda içimizdeki üzüntüyü, korkuyu, stresi yine aynı mecra aracılığıyla atmaya çalışıyoruz.
Ancak bunun oldukça tehlikeli bir tarafı da var: Felaket haberciliğine gün geçtikçe daha çok prim veriyoruz ve kötü bir olaya karşı verdiğimiz tepkileri yüzeyselleştiriyoruz. Örneğin bir cinayet haberi gördüysek, o haberi Facebook’ta beğenmiş olmakla, üzerimize düşen vazifeyi yerine getirdiğimizi düşünüyoruz. Hiç kimsenin görevi dünyada asayişi sağlamak, kötülüğe engel olmak değil elbette. “Sosyal medyada kendi çevrem için bir farkındalık yaratıyorum, daha elimden ne gelir?” diye soruyor olabilirsiniz. Haksız da değilsiniz. Ancak burada yaşanan durum daha çok bu tepkileri bir kalıba sokmak ve sayılar üzerinden değer vermek.
Burada ilk sorumluluk elbette haber kaynaklarına düşüyor. Ulusal kanalların ana haber bültenleri, gazete, televizyon kanalı, haber ajansı gibi medya organlarının sosyal medya hesapları, aslında takipçileri için büyük bir sorumluluk ve risk alıyor. Ana haber bültenlerinde sıklıkla felaket haberlerine denk geliyoruz. Yarım saatlik bülten boyunca Türkiye’nin her bir ilinde gerçekleşmiş trafik kazası ölümlerini göstermeyi hedef edinmiş ulusal kanallar mevcut. Kullanılan haber dili, haberlerde kullanılan görsel kaynaklar, genellikle etkileşim ve prim amacı güdüyor. Çoğu zaman bu hesapların takipçileri de paylaşılan gönderileri beğenerek ve yorum yaparak tepkilerini ortaya koymuş oluyor.
Daha keskin bir dilin, daha iç parçalayıcı bir görüntünün daha çok “beğeni” aldığını bilen haber kuruluşları takipçilerinin hislerini de doğal bir şekilde istismar etmeyi seçebiliyor. Özellikle büyük bir kitleye hitap eden medya kuruluşları, kesinlikle paylaşımlarının psikolojik ve travmatik etkilerini tespit edip ona göre davranabilmeli. Takipçiler olarak bizlere düşense, travma tetikleyici haber dilinden, duyacağımız acıyı, öfkeyi, hüznü istismar edebilecek haber kaynaklarından kaçınmak.