- Oktay Çayırlı
- Kasım 18, 2025
Yükleniyor...
Örneğin şu an İstanbul’da yaşayan insanların çok büyük kısmı “köklerinin” farklı topraklara ait olduğunu biliyor, İstanbul’da kendisini misafir olarak görüyor ve iş/eğitim başka bir fırsat çıkmış olsa bu şehrin kolaylıkla terk edebileceğini düşünüyor.
Daha önceki köşe yazılarımdan birinde, şehrimizdeki kaldırımlardan ve kaldırımların insanlık için ne ifade ettiğinden bahsetmiştim. Kısaca özetleyecek olursam kent sakinlerinin kendilerini mutlu, huzurlu hissetmeleri için rahat ve güvenli yolların, kaldırımların elzem olduğunu düşünüyorum. Yalnızca benim düşüncem de değil zaten, bunun üzerine yapılmış pek çok bilimsel, sosyolojik çalışma var.
Bu sayıda, yaşadığımız kentle olan bağımızdaki haklarımızı ve sorumluluklarımızı daha geniş bir çerçeveden ele alarak şehir hakkı kavramından bahsetmek istiyorum. Günlük hayatın koşuşturmacasında durup bakmadığımız, fark etmediğimiz bazı detaylar aslında yaşam tarzımızı derinden etkileyebiliyor. Yaşadığımız yeri değiştirmek için, güzelleştirmek için ya da yönetimi üzerine ne gibi hak ve sorumluluklarımız olduğuna dair çok az düşünüyor oluyoruz. Bu da bir hayli normal aslında. Özellikle büyük şehirlerde ya da gelişmiş bölgelerde iş, eğitim odaklı göç de yüksek olunca, yaşanılan şehre aidiyet ve bağlılık hissi de düşük olabiliyor. Örneğin şu an İstanbul’da yaşayan insanların çok büyük kısmı “köklerinin” farklı topraklara ait olduğunu biliyor, İstanbul’da kendisini misafir olarak görüyor ve iş/eğitim başka bir fırsat çıkmış olsa bu şehrin kolaylıkla terk edebileceğini düşünüyor.
Ancak Milas için durum biraz daha farklıdır diye düşünüyorum. En azından aidiyet hissi, herhangi bir büyük şehre göre daha yüksek olmalı. Bu durumda, şimdi gelin bu şehir bize ne sunmalı daha yakından inceleyelim.
“Şehir hakkı” kavramı ilk olarak Henri Lefebvre tarafından 1968 tarihli kitabında önerilen bir fikir ve slogan. Lefebvre bu fikirleri “şehir yaşamına dönüşmüş ve yenilenmiş bir erişim için bir talep” diye özetler. David Harvey bu hakkı şöyle tarif eder:
“Şehir hakkı şehir kaynaklarına bireysel olarak erişme özgürlüğünden çok fazlasıdır: şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Dahası, bireysel değil ortak bir haktır çünkü bu dönüşüm kaçınılmaz olarak şehirleşme süreçlerini yeniden şekillendirecek kolektif bir gücün uygulanmasına dayanır. Şehirlerimizi ve kendimizi yapma ve yeniden yapma özgürlüğü, iddia ediyorum, insan haklarımız içinde en kıymetli ve en ihmal edilmiş bir haktır.”
Özellikle son cümle oldukça çarpıcı. Herhalde bugün yoldan geçen yüz kişiye haklarınız nedir diye sorsak, yaşadığı kentle ilgili bir cevap almayabiliriz. Şehirlerimizi yaratma hakkımız, göz ardı edilmiş ancak sonuçları itibariyle hayatımızda çok önemli bir yer kaplayan olgu.
Peki, biz bu hakkı tam olarak hangi noktada kaybediyoruz? Neden yaşadığımız şehrin işleyişine müdahale etmek hakkımız, bir şekilde elimizden alınmış oluyor? Lefebvre, bu hakkın yok oluşunu, özellikle hızlı şehirleşen ülkelerdeki sınıf ayrımına bağlıyor. Mülksüzler olarak nitelendirdiği grubun, yani sermaye ve mülk sahibi olmayan, mekânlar üzerinden kâr sağlayamayan sınıfların şehir üzerinde söz hakkını yitirdiğini söylüyor. Lefebvre’in kent sorunsalına yanıtı, kullanım değeri ve sahiplenme güdüleriyle donanmış, toplumsal pratiklerin katkısı ile kapitalist elit gruba değil; “kullanıcılara” yönelik kente varabilmektir.
Lefebvre’nin bu düşünceleri, yaşam alanlarına sahip çıkma mücadelesi veren topluluklarda temel sloganına dönüşmüş “adil ve yaşanılası bir kent hakkı”nın çıkış noktası olmuş. Bu mücadeleyle doğrudan ya da dolaylı ilişkide bulunan herkesin, siyasetten sosyolojiye, sanattan felsefeye ve bilime dek her alanın düşünür ve aktivistlerinin dönüp dolaşıp geleceği referans metinlerden biri, yukarıda bahsetmiş olduğum Şehir Hakkı. O nedenle, yaşam mücadelemizin içerisine entegre edilmesi gereken önemli bir olgu olduğunu düşünüyorum. Meraklısı, Lefebvre’nin “Şehir Hakkı” kitabına göz gezdirebilir. Hepimiz için adil ve yaşanılası kentlerimizin olduğu güzel bir gelecek diliyorum.