- Oktay Çayırlı
- Kasım 18, 2025
Yükleniyor...
Günümüzde maalesef siyasi nezaketi mumla arar olduk. Bırakın siyasi parti liderlerini bir araya gelmesini, siyasi üsluptan, devlet dilinden uzaklaştık. İktidar ve muhalefetin birbirlerine tahammülleri yok. Devlet dili bir kenara bırakılmış, sokak dili ile siyaset yapar hale gelmişiz. Oysa 12 Eylül darbesinden önce bile siyasi nezaket elden bırakılmaz idi. Bizler neyi alıp veremiyoruz?
Merhaba sevgili okurlar, sevgili dostlar;
Bu yazımızda ülkenin bir numaralı gündemi olan ENFLASYON ve HAYAT PAHALIĞINDAN bahsetmek istiyorum. 2021 Ekim-Kasım aylarında başlayan döviz kurlarındaki yükseliş ile birlikte Dövize bağlı Elektrik – Doğalgaz – Akaryakıt – İşçilik – Üretim Girdi maliyetleri döviz kurlarındaki artış oranında yükseldi. Elektrikte %120, doğalgazda toplamda %150, akaryakıtta ise % 200 civarlarında artış oldu. İşçilik maliyetleri kapsamında hükümet tarafından asgari ücrete %50 zam yapılarak 2.825.00.-TL den, 4.250.00.TL’ye yükseltildi. Tabii ki doğal olarak ülkemizdeki tüm maliyet unsurları elektrik-doğalgaz-akaryakıt-işçilik olmasından dolayı tüm bu gelişmeler iğneden ipliğe zam olarak karşımıza çıktı.
Örneğin; asgari ücret alan vatandaşımız %50 zam sevincini bile yaşayamadan, maaşı daha cebine girmeden yapılan zamlar ile alım gücü eridi. 2021 yılında 2.825.00.TL asgari ücret ile tanesi 1.50 TL’den 1.883 adet ekmek alır iken, 2022 yılında 4.250.00 TL asgari ücret ile tanesi 3.00 TL’den 1.416 adet ekmek alabiliyor. Yani asgari ücretlinin 467 adet ekmeği enflasyon kurbanı oldu. Ekmeğin 3,5 olması ile birlikte hesap yine değişti. Bu örneği diğer maliyet unsurlarında, yani elektrik – doğalgaz – akaryakıtta da yaşamaktayız.
Gündelik yaşamımızı en çok etkileyen gıda ve temel ihtiyaç maddelerinde yukarıda saydığımız ana maliyet unsularındaki artış oranlarına bağlı eş değer zamlarla karşı karşıya kalmaktayız. Peki; ne yapmalıyız? Çözüm ne? Bunun çözümünün bence; kısa – orta ve uzun vadeli olarak 3 kategoride yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bunu yapmadan önce politikamızı belirlememiz gerekmekte. Bizim politikamız ne olmalı? ABD gibi tamamen özel sektöre dayalı ekonomi mi, Rusya gibi tamamen devlete bağlı ekonomi mi yoksa Karma Ekonomi Sistemi dediğimiz yarı devlet, yarı özel ekonomi politikası mı olmalı?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra Karma Ekonomi Sistemi’ni benimsemiştir. Maden, yer altı kaynakları, üretim, tarım, sanayi, imalat alanlarında KİT (Kamu İktisadi Teşebbüsler) kurmuştur. Sümerbank, Tekel, Tariş, TP, Etibank, MTA, Zirai Donanım Kurumu, Et ve Balık Kurumu, Demir-Çelik Fabrikaları, Termik Santralleri, Elektrik Dağıtım Kurumu vs. gibi birçok alanda özel sektör yaptığı gibi, devlet eliyle de oto kontrolü sağlayarak, rekabet ortamı dengelendi. 1985 yılından itibaren başlayan özelleştirme furyası, özellikle 2002 yılından itibaren hızla, yerli veya yabancı müteşebbislere ya satıldı ya da kapatıldı. Kısacası devletin iç piyasa dinamikleri kalmayınca tamamen yerli veya yabancı sermaye şirketlerinin iradesine bırakıldı. Sonuç olarak da gördüğümüz gibi devletin yapılan zamlar üzerinde yaptırım gücü kalmadı.
Netice itibari ile acilen tekrar Karma Ekonomi Sistemi’ne dönmemiz gerektiğini düşünüyorum. Acilen ÜRETİM POLİTİKASINI benimsememiz ve bu doğrultuda politikalar üretmemiz gerekiyor. Ama eş zamanlı olarak yerli üreticiyi, yabancı üreticiye boğdurmamak için gümrük vergisi, teşvikler, destekler vs. gibi yasalar ile yerli üreticiyi rekabet ortamına hazırlamamız gerekir. Örneğin üretimin ana unsuru olan üreten çiftçimize akaryakıt indirimi, gübre desteği, elektik indirimi, istihdam teşvikleri, tohum-fidan yardımı, hazine arazilerinin üretmek koşulu ile ücretsiz tarıma kazandırılması vs. gibi tedbir ve önlemler ile acilen ÜRETİM POLİTİKASINA geçmemiz gerekir. Tabii ki bunun sadece tarım alanında değil, turizm, sanayi ve ticaret alanında da yapılması gerekiyor. Buradaki önemli unsur ülke her alanda ÜRETİME geçerken, İHRACATın da önü açılarak ürettiğimizi satmamız gerekiyor. İhracat sayesinde döviz girdisi sağlayarak, TL’nin döviz karşısında değerinin yükselmesini de sağlamamız gerekiyor. Ne zaman ki, İhracat ile İthalat dengesi pozitif yönde olursa (İhracatın, İthalat rakamlarının üzerinde olması ) işte o zaman paranın değeri değer kazanacaktır. Dediğimiz gibi önce politika belirlememiz gerekiyor. Sonra da kısa, orta ve uzun vadeli planlar ile bu ekonomimizi düzlüğe çıkarabiliriz.
SİYASİ ETİK VE SİYASİ DİL – UZLAŞMA KÜLTÜRÜ
Sevgili okurlar hatırlar mısınız bilmem? 1980-2000 yıllar arasında siyasette bir etik kurallar, anlayış ve nezaket dili var idi. Tek TV kanalların olduğu TRT kanalında siyasi liderler açık oturumlara katılırlardı. Her lider kendi siyasi partisinin siyasi, ekonomi, sağlık, üretim, tarım vs konularda karşılıklı anlatırlardı. Rahmetli Turgut Özal, Rahmetli Süleyman Demirel, Rahmetli Alparslan Türkeş, Rahmetli Bülent Ecevit vs. bir araya gelir, bu açık oturumda konuşur, biz vatandaşlar olarak da ülkece bu açık oturumlara kilitlenir, takip ederdik. Birbirlerine nezaket kuralları çerçevesinde Sayın Ecevit, Sayın Özal, Sayın Türkeş, Sayın Demirel vs. gibi sözlerle hitap ederlerdi. Farklı düşünürlerdi ama siyasi nezaket hep ön plandaydı.
Günümüzde maalesef siyasi nezaketi mumla arar olduk. Bırakın siyasi parti liderlerini bir araya gelmesini, siyasi üsluptan, devlet dilinden uzaklaştık. İktidar ve muhalefetin birbirlerine tahammülleri yok. Devlet dili bir kenara bırakılmış, sokak dili ile siyaset yapar hale gelmişiz. Oysa 12 Eylül darbesinden önce bile siyasi nezaket elden bırakılmaz idi. Bizler neyi alıp veremiyoruz? Aynı havayı, aynı suyu, aynı toprakları paylaşmıyor muyuz? Aynı vatanda, aynı bayrak çatısı altında yaşamıyor muyuz? Bu konuşma dili kime yarar, toplumu germekten, kamplaştırmaktan, ötekileştirmekten başka kime fayda sağlar?
Son birkaç yıldır, severiz veya sevmeyiz ama eskiden gördüklerimizi görmeye başladık. Bu umut verici. Millet İttifakı adı altında farklı parti liderleri bir araya geliyor, toplantılar yapıyor, basın açıklamaları yapıyor. Bu demokrasi açısından olumlu ve güzel bir şey. En azından son 10-15 yıldan bu yana, yan yana bile gel(e)meyen liderler bir araya gelmeye başladı. Bu liderler farklı partilerden, farklı düşüncelerden olmasına rağmen, ortak paydalarda bir araya gelip açıklamalar yapmakta. Belki şuan bu muhalefet partileri arasında ama inşallah tüm siyasi partiler bir araya gelip, TV kanallarında o özlediğimiz siyasi nezaket dilini bırakmadan, yaptıklarını, yapacaklarını anlatırlar. Kavga etmeden, sataşmadan, ötekileştirmeden, kamplaştırmadan, uzlaşma kültürü çerçevesinde bir araya gelebilirler.
Biz vatandaşlar olarak özledik. En son iktidar partisi lideri ile muhalefet partisi liderlerinin bir araya geldiği açık oturumlar ne zamandı? En son Sayın Erdoğan ile Sayın Baykal 2003 veya 2004’de böyle bir programa katılmışlardı. Ondan sonra ben hiç görmedim. Siz gördünüz mü? Millet İttifakı’nı böyle bir oluşumdan dolayı kutluyorum. CHP – İYİ PARTİ – SP – DP – DEVA – GELECEK Partisi’nin farklı partiler olmasına rağmen bir araya gelmeleri, demokrasi açısından umut verici ve uzlaşma kültürünün önemli bir örneğidir. Tebrik etmek lazım.
Temennimiz; iktidarı ile muhalefeti ile hepsinin bir araya gelip, nezaket kuralları çerçevesinde, devlet dili ile TV ekranlarında, aynı fotoğraf karelerinde görmektir.
Bir sonraki yazımızda görüşme dileğiyle sevgiyle kalın, sağlıcakla kalın.